Ana içeriğe atla

An’da Kal!

Mesela şirin bir kafe'desiniz. Daha doğrusu kafe'den içeri giriyorsun. Şimdi benimle hayal et ve an’da kal sevgili okuyucu. Kafasına göre bir an yaşama hasretiyle yanıp tutuşanlar, var mısınız yolculuğa? Hadi bakalım…



Kafe eski püskü ama şirin mi şirin, sanki Fransa’nın arka sokaklarında kıyıda köşede kalmış bir kitapkafe. İçeri girdiğinde kapının sesiyle irkiliyor insanlar. Çok fazla değil, 3-5 kişi var sadece. Canın kahve çekmiş, biraz kitap biraz keyif, tek derdin. Biraz da seviyorsun gözlemlemeyi etrafı, insanları... 

Geldiğin saat, bu amaç için oldukça saçma ama ‘idare eder’ diye düşünüp kendine bir köşe beğeniyorsun. Eski püskü bir sedir dikkatini çekiyor, üzerinde biraz kedi tüyü var, tiksinmezsin nasılsa gidip oturursun. O anda bir kedi olmayı hayal ettiğini biliyorum, zaten hava buğulu biraz yağdı yağacak. Sanki üzerinde bir ağırlık var, uyanmak için geldin ama vücudun devrilme hevesi içinde. Kıvrılıp yatman insanların seni deli sanmasına yol açabileceğini düşünüp vazgeçiyorsun. En iyisi biraz kitap karıştırmak… 



Baktığın kitaplar biraz fazla ağır geliyor, başka bir tarafa yöneliyorsun. Uzanıp seni çağıran kitabı çevirdiğinde hafifçe irkiliyorsun, “Göğe Bakalım”. Bu başlık biraz gülümsetiyor seni. Daha önce hiç görmediğin bir kitap, bir şiir kitabıymış meğer. Biraz incelemek üzere yerine geçip, kuruluyorsun köşene. ‘Çok kurulma, uyursun’ diyor içinden bir ses. Doğruluyorsun. Kitap seni çekiyor garip bir şekilde, birkaç sayfa geçtikten sonra adıyla aynı olan şiire geliyor sıra. ‘Göğe Bakalım’ diyor sana. Seni aşk’a, şevk’e, hayal’e, huzur’a çağırıyor. Sen bu şiirin davetkâr havasını seviyorsun. 



O anda ister istemez, dönüp gökyüzüne bakmak geliyor içinden. –Ah!, diyorsun. ‘Orada bir yerlerde misin?’, gözlerin doluyor. Kahveni içip bitirdiğinde zaten kısacık olan kitabı sıcacık gülümsemeyle yerine koyuyorsun. İçinde bir yerlerde sanki birini daha gökyüzüne yolladın, sanki onun içinden koptuğunu, nefes aldığını hissettin. Artık vaktin doldu, işine gitmek için içeri girdiğin kapıdan çıkabilirsin. Yağmur da olsa derin ve temiz havayı içine çekebilirsin. Çünkü artık sen o eski ‘sen’ değilsin…








*Yazı Kafasına Göre dergide yayımlanmıştır. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İpek Çeken: “Oyunculuk, Sağlam Bir Karakter Gerektirir"

    Ankara Devlet Tiyatrolarında sahnelenene "Macbeth" oyunundan bir kare. Değerli tiyatro oyuncusu, 'Ferhunde Hanımlar'ın Nevzat'ı olarak tanıdığımız İpek Çeken, Ankara’nın yetiştirdiği başarılı oyuncular arasında yer alıyor. Babası Nuri Çeken’in tüm engellemelerine rağmen girdiği konservatuar seçmelerini kazanan, devlet konservatuarını birincilikle bitiren Çeken, oyunculuk hayatı boyunca birbirinden güzel ve başarılı birçok oyunda yerini almıştır. “ İyi bir oyuncu olmak, iyi ve sağlam bir karakter gerektirir” diyen başarılı oyuncunun her sözü ise ders niteliğinde. İşte keyifli sohbet sonrasında yazıya aktardıklarım... Keyifle okuyunuz :) Çok klişe olacak ama ben bu soruyu sormak istiyorum, neden oyuncu olmak istediniz? Benim babam Nuri Çeken, Devlet Opera ve Balesi Başkemancısıydı ve benim oyuncu olmamı hiç istemedi. Benim öğretmen olmam için elinden geleni yaptı. Ben Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili Edebiyatı Bölümünü kaz...

Sanat’ta Ortak Buluşma Noktası; Caffe Dante

Küçük zaman diliminde büyük keşifler yapma zamanı mı dersiniz?  Konya'ya yolunuz düştü diyelim, hadi gelin bir mekanı keşfe çıkarayım sizi, Konya için oldukça sıradışı bir Cafe... Dante'nin düşünceleriyle, Alfred'in sözleriyle, Mevlana'nın izinde ...   Bundan sonra her ay bir mekânı sayfalarıma taşımak, ortamın havasını koklayıp size aktarmak için kollarımı sıvadım. Bu ay Konya’da bir Sanat/Kitap Cafe’yi; Konya’nın en meşhur muhiti Zafer Caddesi’nde yer alan Caffe Dante’yi mercek altına aldım. İnceminare Sokak’ta bir apartmandan içeri giriyorum, merdivene doğru yönelirken duvarlara yazılarla, şiirlerle bezenmiş parşömenlerin iliştirildiğini görüyorum. Merakla inceleyerek, Caffe Dante’nin kapısından içeri meyil ediyorum. Daha girmeden bu diyalog karşılıyor beni: -Acıma… Klopski öfkeyle sertçe haykırdı:  -Acıma yok! Ya sevgi yüzünden ya da sevgi uğruna savaşırken ezilip gideceğiz. Hangisi olursa olsun, mahvolmak bizim yazgımız. (Maks...

Şu büyümek, ağır çekim bir intihar değil miydi?

Bir sene daha geçti gitti baksana. Hayatının bir parçasını daha çaldılar, sen hiçbir şey yapamadın, yapamazdın. Geriye dönüş yok öyle, sadece ‘Geleceğe Dönüş’ var, o da film zaten. Neyse konumuz gelecek değil geçmiş. Konumuz, artık gördüğün her küçük çocuğun senden daha ilgi çekici olması, o küçük veledin -ah canım başına neler gelecek senin - sana ‘abla’ veyahut ‘teyze’ başta olmak suretiyle taktığı klişe isimlerle seslenmesi...  Aile tarafından atılan ‘sorumluluk’ nutukları – örn; evi otel gibi kullanamazsın - , her orta yaş üzeri toplantılarda bitmeyen ‘eee ne zaman evlendiriyoruz seni’ muhabbeti… Hepsine şöyle cici cici bakıp ‘ inş cnm yaa’ demek istiyorum lakin bunu demekle bitmiyor. Bak gitti işte özgürlük. Hani büyüyünce özgürdük! ‘Özgürlük’ nedir bilmezken ben çok mutluydum. Büyüyüp ‘özgürlüğümüzü istiyoruz’ diyenlere gülümserdim öncelerde, gülünce başıma bi iş gelecekti elbette. Aklıselim bir şekilde düşününce çaktım köfteyi; büyüyene kadarmış ‘özgürlük’ ...