Ana içeriğe atla

İyi misiniz? İyi olmayınız!

Annem, bana hep iyi bir insan olmamı öğütledi: “Aman kızım, iyi bir insan ol”, “Aman kızım, sana taş atana sen ekmek at”, aman kızım, aman kızım’la başlayan cümleler silsilesi... İyi huylu olmam, insanlar hakkında hiçbir zaman ‘kötü’ düşünmemem için sık sık uyarıldım. ‘İyi’ bir kız çocuğu olarak yetiştirildim. Olması gerektiği gibiydi her şey aslında, her anne bunları öğütler. Lakin insanlar hakkında ‘kötü düşünme’ dediğinde kötü insanların varlığından bahsetmedi annem. ‘Senin iyi niyetini suiistimal edenler de olacaktır, gerektiğinde kendini korumayı bil’ demedi.



Her ne yaşta olursa olsun insanlar acımasızdır. Senin onlara verdiğin önemi sana vermeyebilirler, seninle dalga geçip kalbini kırarlar, demedi hiç kimse. Böylece ufacık bir lafla köşesine çekilip saatlerce ağlayan bir kız çocuğu çıkmıştı ortaya. Kendini ifade edemeyen, tepkisini ancak bu şekilde gösteren, hep kendini hırpalayan... O günden sonra yapılan haksızlıklar karşısında susmayı tercih ettim hep. “İyi” bir insan olmam gerektiği öğütlenmişti bana çünkü.

Hiçbir zaman çok çalışkan bir öğrenci olmadım, büyük başarılarım ya da büyük hırslarım da olmadı benim. Tek derdim biraz mutlu olmaktı. Karşıma çıkan her insanla anlaşmışım, kimseyle saç baş kavga etmemiş her şey bir yana hakkımı savunmak bile gelmemiş aklıma. Bulunduğu yere göre renk değiştiren bukalemun gibi; renkten renge girerken en sevdiğim renk neydi, bilememişim. Bana ‘uyumlu’ olmam öğütlenmişti çünkü!



Yıllar geçti suskunluğum büyüdü ben küçüldüm, sustukça insanları gözlemledim. Gözlemledikçe kendime kızdım, kendimi sorguladım durdum. Kimdi iyi ya da kötü olan, nasıl fark edilirdi? Hayat zaten yeterince kötü değil miydi? Yoksa neden o ölümler, tecavüzler, katliamlar, zülumlar… Kötü patronlar, iki yüzlü insanlar, sevgiyle büyütülmemiş adamlar, hırslı kadınlar…

25 yaşıma geldiğimde dank etti her şey. Aldığım darbeler iyi insan olmanın mükafatı değildi elbet. Belki de bu yüzden kendimi ifade edecek cümleler kuramadım uzun bir süre. Bazen kayboldum, kendimi aramak uğruna. Sonunda yarım kaldım. Hiçbir zaman ‘tam’ olmadı hayatım, olmayacak da… Hiç sevmediğim ama yaşamak zorunda olduğum bir şehirdeyim. İş hayatında patrondan, aşk hayatında adamdan yana yüzüm bir türlü gülmedi. Bu da bir tür yüzleşme yazısı sanırım. Çünkü ‘kendimce’ yarım kalan hayatımı, yazarak tamamlayabilirdim.



Şimdi, bu kız ‘iyi’ mi yani?, diyen olursa söyleyeyim: Hala iyiyim(!) Ama… Kötü olmayı da öğrendim. Hala iyiyim (!) Uyumlu insan olmak istemiyorum artık. Beni dinlemeyeni, ben dinler’miş’ gibi yapıyorum. Hala iyiyim (!) Konuşmama izin vermeyene yokmuş gibi davranıyorum. Hala iyiyim(!) Fazlalıkları çok daha çabuk çıkarıyorum hayatımdan…



Demem o ki; ben size olmayın demiyorum, siz hobi olarak yine iyi olun ama ‘iyi’ olmayın!









*Kafasına göre dergisinde yayımlanmıştır. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İpek Çeken: “Oyunculuk, Sağlam Bir Karakter Gerektirir"

    Ankara Devlet Tiyatrolarında sahnelenene "Macbeth" oyunundan bir kare. Değerli tiyatro oyuncusu, 'Ferhunde Hanımlar'ın Nevzat'ı olarak tanıdığımız İpek Çeken, Ankara’nın yetiştirdiği başarılı oyuncular arasında yer alıyor. Babası Nuri Çeken’in tüm engellemelerine rağmen girdiği konservatuar seçmelerini kazanan, devlet konservatuarını birincilikle bitiren Çeken, oyunculuk hayatı boyunca birbirinden güzel ve başarılı birçok oyunda yerini almıştır. “ İyi bir oyuncu olmak, iyi ve sağlam bir karakter gerektirir” diyen başarılı oyuncunun her sözü ise ders niteliğinde. İşte keyifli sohbet sonrasında yazıya aktardıklarım... Keyifle okuyunuz :) Çok klişe olacak ama ben bu soruyu sormak istiyorum, neden oyuncu olmak istediniz? Benim babam Nuri Çeken, Devlet Opera ve Balesi Başkemancısıydı ve benim oyuncu olmamı hiç istemedi. Benim öğretmen olmam için elinden geleni yaptı. Ben Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili Edebiyatı Bölümünü kaz...

Sanat’ta Ortak Buluşma Noktası; Caffe Dante

Küçük zaman diliminde büyük keşifler yapma zamanı mı dersiniz?  Konya'ya yolunuz düştü diyelim, hadi gelin bir mekanı keşfe çıkarayım sizi, Konya için oldukça sıradışı bir Cafe... Dante'nin düşünceleriyle, Alfred'in sözleriyle, Mevlana'nın izinde ...   Bundan sonra her ay bir mekânı sayfalarıma taşımak, ortamın havasını koklayıp size aktarmak için kollarımı sıvadım. Bu ay Konya’da bir Sanat/Kitap Cafe’yi; Konya’nın en meşhur muhiti Zafer Caddesi’nde yer alan Caffe Dante’yi mercek altına aldım. İnceminare Sokak’ta bir apartmandan içeri giriyorum, merdivene doğru yönelirken duvarlara yazılarla, şiirlerle bezenmiş parşömenlerin iliştirildiğini görüyorum. Merakla inceleyerek, Caffe Dante’nin kapısından içeri meyil ediyorum. Daha girmeden bu diyalog karşılıyor beni: -Acıma… Klopski öfkeyle sertçe haykırdı:  -Acıma yok! Ya sevgi yüzünden ya da sevgi uğruna savaşırken ezilip gideceğiz. Hangisi olursa olsun, mahvolmak bizim yazgımız. (Maks...

Şu büyümek, ağır çekim bir intihar değil miydi?

Bir sene daha geçti gitti baksana. Hayatının bir parçasını daha çaldılar, sen hiçbir şey yapamadın, yapamazdın. Geriye dönüş yok öyle, sadece ‘Geleceğe Dönüş’ var, o da film zaten. Neyse konumuz gelecek değil geçmiş. Konumuz, artık gördüğün her küçük çocuğun senden daha ilgi çekici olması, o küçük veledin -ah canım başına neler gelecek senin - sana ‘abla’ veyahut ‘teyze’ başta olmak suretiyle taktığı klişe isimlerle seslenmesi...  Aile tarafından atılan ‘sorumluluk’ nutukları – örn; evi otel gibi kullanamazsın - , her orta yaş üzeri toplantılarda bitmeyen ‘eee ne zaman evlendiriyoruz seni’ muhabbeti… Hepsine şöyle cici cici bakıp ‘ inş cnm yaa’ demek istiyorum lakin bunu demekle bitmiyor. Bak gitti işte özgürlük. Hani büyüyünce özgürdük! ‘Özgürlük’ nedir bilmezken ben çok mutluydum. Büyüyüp ‘özgürlüğümüzü istiyoruz’ diyenlere gülümserdim öncelerde, gülünce başıma bi iş gelecekti elbette. Aklıselim bir şekilde düşününce çaktım köfteyi; büyüyene kadarmış ‘özgürlük’ ...